Kıbrıslı Türk uluslararası ilişkiler uzmanı Ahmet Sözen 1974’ün 48. Kara yıldönümünde görüşlerini Kıbrıs Haber Ajansı (KHA) ile paylaştı. Ajansımıza konuşan Kıbrıslı Türk akademisyen “Birbirine saygılı, birbirinin kimliğine, kültürüne, diline, saygı gösterilen, vatandaşlık temelli bir iş ortaklığı yapısı. Ben Kıbrıs için bunu arzuluyorum.” mesajını veriyor.
Sözen mülâkatında Ersin Tatar liderliğinin öne çıkardığı iki devletli çözümün neden uygulanabilir olmadığını açıklıyor. Ayrıca, modern Kıbrıs Türk toplumunun karşı karşıya olduğu çıkmaza ve iki bölgeli, iki toplumlu bir federasyonun önemine değinerek Kıbrıslı Türklerin Türkiye ile ilişkilerine odaklanıyor.
Uzmana göre Kıbrıs Cumhuriyeti'nin toprak bütünlüğünün ihlâli uluslararası zeminde kınanmış durumda. Bu nedenle Kıbrıs'ın bölünmesi gerçekçi değil.
1974'ten günümüze Kıbrıs Türk toplumu
Kıbrıslı Türk uluslararası ilişkiler uzmanı, Kıbrıs Türk tarafının 1974 sonrasında adanın işgal altındaki bölümünde alternatif bir "devlet yapısı" inşa etme çabalarını nasıl değerlendiriyor? Sözen KHA’nın bu sorusuna “Oldukça zor bir soru sordunuz. 1974’te Türkiye tarafında tam olarak ne istendiği açık değildi. O dönemde Türk derin devleti Kıbrıs’ta iki devlet hayal ediyordu. Kıbrıslı Türklerin arasında da özellikle siyasi elitlerin bir kısmında bu görüş hâkimdi. Doktor Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş’lar yola Kıbrıs Türk’tür Türk kalacak ve Taksim teziyle çıktılar. Ancak genel anlamda Kıbrıslı Türklerin büyük bir kısmında bu tez hâkim değildi.” yanıtını veriyor.
Sözlerinin devamında Sözen şunları vurguluyor: “Onların hedefi Kıbrıslı Rum elitlerin siyasi baskısından kurtulmak vardı. Bu hedefin başarılması için birçok tez masadaydı. Bu bağlamda federasyon, 1960 cumhuriyetine bir anlaşmayla geri dönüş veya Türkiye'ye bağlanmak gibi formüller masadaydı. Buna karşın 1974 öncesinde, 1963’ten itibaren ayrı bir yönetim kurma hayali fiiliyatta gerçekleşmeye başlamıştı. 1974’te ise coğrafik bölünmeyle bu tez daha da pekişti. Belki 1974’ten üç yıl sonra başlayan bir federasyon arayışı var. Ancak fiiliyatta da 1974’ten sonra neredeyse 48 yıldır, ayrı bir yönetim var. Ve bu şekilde ayrı devlet fikri eskiye göre giderek daha fazla perçinlemiş durumdadır.”
Günümüzdeki durumla ilgili olarak “Kıbrıs Türk toplumunda ‘ayrı bir yönetim’ algısı ne ölçüde yerleşik hale gelmiştir?” sorusuna Sözen, Kıbrıs Türk toplumun büyük bir kısmının 1974 sonrası dünyaya geldiği hatırlatmasıyla yanıt verip şunları ekliyor: “İnsanlar bölünmüşlüğün veya fiili ayrılığın içine doğdu. O yüzden de beğenmese bile ayrı bir yönetimin parçası fikri yetmişli yıllara göre çok daha fazla gelişmiş durumda. Uluslararası ilişkiler uzmanı olarak ‘toprak bütünlüğü/territorial integrity’ dediğimiz kavramının uluslararası ilişkilerde ve hukukta çok önemli ve neredeyse kutsal bir kavram olduğunu vurgulamak isterim. Kıbrıs özelindeyse 1960 anlaşmaları ve garanti anlaşmaları toprak bütünlüğünün ihlâlini yasaklamaktadır. Bu durum Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs'la ilgili aldığı bütün kararlara da yansımıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin toprak bütünlüğünün ihlâli kınanmıştır. Bu yüzden Kıbrıs’ta herkesin kabul edebileceği bir şekilde bir bölünme olması veya o Kıbrıs Cumhuriyeti içinden başka bir devletin tanınma olasılığın gerçekçi bulmuyorum. Belki insanların bir kısmı bunu arzulayabilir ama gerçek anlamda bunun gerçekleşmesi imkânsız.”
Hiç olmadığı kadar sorunlu olan Türkiye ile ilişkiler
KHA’nın 1974'ten bu yana Kıbrıs Türk toplumu ile Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişimine ilişkin bir sorusuna cevaben, Kıbrıslı Türk akademisyen bu alandaki gelişmelerin seyrine ilişkin kötümserliğini paylaşarak şunları vurguluyor: “İlişkiler Türkiye’deki gelişmelere paralel bir şekilde inişli çıkışlı olmuştur. Geçmişte ve bugünlerde Ankara açısından değerlendirildiğinde ‘Sizin bir şey üretmenize gerek yok. Ufacık bir toplumsunuz, biz sizi besleriz’ ve Hükûmetlerin Kıbrıslı Türkleri ‘yeterince Türk’ ve ‘yeterince Müslüman’ görmemeler gibi sosyal mühendislik yaklaşımları yanlış. Bu politikalar nedeniyle ilişkilerde sorunlar ortaya çıkıyor.”
Değerlendirmesinin devamında Sözen şunları belirtiyor: “Benim görüşüm bugün en sıkıntılı dönemlerinden bir tanesini yaşadığımız yönündedir. Çünkü Türkiye’ye benzetme politikası giderek daha belirgin bir şekilde dayatılıyor ve bu da ister istemez Kıbrıslı Türklerin büyük bir kısmında tepkilere neden oluyor. Tepki göstermeyen kesimlerde bile aslında tepki söz konusu. Esasında Kıbrıslı Türklerin Türkiye'yle, Türkiye halkıyla bir sıkıntısı yok. Tam tersine sevgi bağı, yakınlık ilişkisi hep olagelmiştir. Ben Türkiye'de okudum, en güzel yıllarımı Türkiye'de yaşadım. Ama buna karşın kendine benzetme politikalarından dolayı Türkiye ile Kıbrıs Türk toplumu arasındaki ilişkilerde ciddi sorunlar var. Örneğin Cumhurbaşkanı (Recep Tayyip) Erdoğan'ın Anayasa Mahkemesi'nin kararlarına karışması, daha önce Kıbrıslı Türkleri besleme olarak nitelendirmesi, ‘ben size saray yaptıracağım’ gibi açıklamalar dayatıcı bir duruşa işaret ediyor ve bu yaklaşımlar tepki yaratıyor.”
Kıbrıslı Türklerin geleceği ve Kıbrıs sorunu
Kıbrıs Türk toplumunun geleceğine ilişkin olarak Profesör Sözen, Kıbrıslı Türklerin bugün karşı karşıya olduğu çıkmazlara ve Kıbrıs sorununun geleceğine odaklanıyor. KHA tarafından 1974'ten 48 yıl sonra Kıbrıslı Türklerin en büyük ikileminin ne olduğu sorusuna Profesör Sözen şu şekilde yanıt veriyor: “En büyük sorunları özne olma çabalarında çok başarılı olamamaları” yanıtını veriyor.
Değerlendirmesinin devamında Sözen “Bu durum toplumda bıkkınlık hissi uyandırdı. Bir tarafta Kıbrıslı Rumlar Kıbrıslı Türkleri eşit bir toplum olarak görmüyor. Yani azınlık olarak görüyor. Diğer taraftan da garantör ülke, kimisine göre anavatan, onlara büyük ağabey olarak yaklaşıyor ve onları kendine benzetmeye çalışıyor.” görüşünü öne çıkarıp şunları ekliyor: “Kıbrıslı Türkler bu iki taraf arasında sıkışmış durumda. Tost ekmeği arasında erimiş peynire benziyorlar. 2000’lerin başlarında mitinglerde “Güneyin yaması ve Türkiye’nin bir ili olmak istemiyoruz. Kendi evinizin sahibi olmak istiyoruz” sloganları atıldı. Bu söylem ayrı bir devlet istiyorum anlamına gelmiyor. Ama kendi işlerime Kıbrıslı Rumların ve Türkiye’nin karışmamasını istiyorum. Bu iki devletli çözümle de olur -ki bunu gerçekçi bulmuyorum- veya gerçek anlamda siyasi eşitliğe dayalı onurlu bir federal çözümle de olabilir. Ama her ikisi de şu an mümkün görünmüyor. İki devletli çözüm toprak bütünlüğü kaidesi ve uluslararası toplumun buna sıcak bakmaması, uluslararası antlaşmaların bunu yasaklaması nedeniyle mümkün değil. İki bölgeli iki toplumlu siyasi eşitliğe dayalı federasyon da -kişisel tercihim- Kıbrıs Rum tarafının duruşu nedeniyle sorunlu. Kıbrıslı Türkler bugün işte bu çıkmazın esiri.”
Türk tarafı kabul edilemez olduğu halde iki devletli çözümü neden savunuyor? Bu soruya “Çok güzel bir soru. Bu konuda emin değilim. Acaba bu politika radikal bir şekilde geleneksel Türk dış politikasından kopuş anlamına mı geliyor? Yoksa en kötü ihtimali gösterip siyasi eşitliğe dayalı federasyonu mu kabul ettirmek yönünde yeni bir taktik mi? Bu daha net değil.” yanıtını veren Sözen şunları ekliyor: “Bu mesele Türkiye'nin özellikle batı ittifakıyla geleneksel müttefikleriyle, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ülkeleriyle bundan sonrasındaki ilişkilerinin nasıl şekilleneceğiyle bağlantılı. Türkiye’de bir rejim değişikliği olursa, bugünkü iktidar gider yerine yenisi gelirse, orta vadede Batı ile ilişkiler yoğunlaştırılırsa bugünkü dillendirilen iki devletli çözüm söyleminden tekrardan uzaklaşıp iki bölgeli iki toplumlu federasyon söylemine dönülebileceğini düşünüyorum.”
Sözen değerlendirmesinin devamında şunları belirtiyor: “Çünkü geçmişte benzer bir durumu yaşadık. 1997’de Lüksemburg Zirvesi’nden sonra federasyon konuşmazken sonra tekrardan masaya dönüldü. Ama eğer Türkiye’nin NATO’dan çıkması farklı ittifaklar arayışı içerisine girmesi gündeme gelmesi söz konusu olursa Türkiye’den esneklik beklemenin pek doğru olmayacağını düşünüyorum. Bununla beraber başka bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. İki devletli çözüm istiyorsanız iki devletli çözümün ancak ve ancak bir çözümden sonra mümkün olduğunu vurgulamak istiyorum. Federal çözümü deneyeceksiniz. O federal çözüme giderken mülkiyet konusunu ve diğer konuları çözdükten sonra belki bir süre sonra Çekoslovakya örneğinde olduğu gibi ‘tamam, biz beraber bu işi yapamıyoruz. Mal mülk konusunu da çözdük. Avrupa Birliği de kabul ederse kadife ayrılığı gündeme alalım.’ diyebilirsiniz.”
İki devletli çözümü destekleyenler yukarıdaki görüşe karşı “1960'ta iki toplumlu iş birliğini pratikte zaten denedik” iddiasını ortaya atamazlar mı? Sözen KHA’nın bu sorusuna “1960’ta bir fonksiyonel federasyonun söz konusu olduğu doğru. Ancak bir noktayı da vurgulamak istiyorum. Bence 1960’taki çözüm dönemine göre ilerici bir çözümdü. Bu modelin benzerleri Lübnan’da, Kanada’da ve Belçika’da uygulanıyor. Başarılı olduğu ülkeler var. Başarısız olunan ülkeler de söz konusu. Bunlar Lübnan ve Kıbrıs. Buna karşın 1960’taki başarısızlıktan 60 yıl sonra kurulacak yeni yapının ille de başarısız olacağı gibi bir kaide yok.” şeklinde cevap veriyor.
Kıbrıslı Türk uluslararası ilişkiler uzmanı son olarak şunları vurguluyor: “Son 60 yılda her iki toplum da değişti, tarihten dersler çıkardılar. Eski Taksim, Enosis hikâyeleri artık gündemde yoktur. Ayrıca konunun bir de coğrafik boyutu var. 1960’ta coğrafi federasyon yoktu. Ve bugün Avrupa Birliği şemsiyesi var. Kıbrıs’ta bir federasyonun tesisini ben ‘Kıbrıs’ın Belçikalaşması’ olarak nitelendiriyorum. Bu fikrime karşı çıkanlaraysa, Belçika’yı çok kez ziyaret etmiş olan birisi olarak, Hollandaca konuşan Flamanlarla Fransızca konuşan Valonlar’ın birbirlerinden çok haz almasalar bile, federasyonun devam ettiği gerçeğine tanıklık ettiğim şeklinde karşılık veriyorum. Belçika’da yakın dönemde yapılan bir seçim sonrasında 400 günden fazla bir süre için hükûmet kurulamadı. Peki ne oldu Belçika’ya? Hiçbir şey. Farklılıklarından dolayı Belçikalılar devleti yıkmadılar. Ben Kıbrıs için bunu arzuluyorum. Birbirine saygılı, birbirinin kimliğine, kültürüne, diline, saygı gösterilen, vatandaşlık temelli bir ortaklık yapısı.”
KHΑ/NST/GHR/MHY/2022
Kıbrıs Haber Ajansı